Kolay kolay bir şeyden tiksinmem, haşereler hariç: Geçen gece bir karasineği kovalıyordum. Çok çevikti. Köşe bucak kıstırıyor, gözü dönmüş bir cani gibi, küfürler savurup çılgınca saldırıyordum. Üzerime ikinci kez konduğunda, cezaya hükmetmiştim ama bir türlü vuramıyordum. Yarım saat sonra, her ikimiz de yorgun düşmüştük. Ben kanepeye oturduğum anda o da televizyona yapıştı. O sırada Beyaz’ın programı devam ediyordu. İki nefes soluklanıp, sineğe yapacağım, ikincil sinsi taarruzun planını yapıyordum ki, aklıma bir şey geldi: Televizyona sinek kadar yaklaşsak, yakın çekimler de Beyaz’ı gerçek boyutlarına yakın algılayabilirdik. Tamam ışığa duyarlı olduklarını biliyorum ama, evdeki avizeye konduğunda ben ve gazetem yaklaşırken kaçan sinek, Beyaz’ın bildiğimiz ani hareketlerle süslü dans figürlerine hiç tepki vermiyordu. Ne Beyazı, ne konuklarını ne de diğer görüntüleri kesinlikle algılamıyor gibiydi. Onu oraya çeken şey ışıkken, hareketsiz kılan şey de televizyonun yaydığı elektrik veya radyasyon muydu ki? Son ihtimali düşündüm: Beyaz’a çek al beni bu hayattan dercesine bakan bir ifade aradım bakışlarında… Ya sinek dişiydi ve Beyaza aşık olmuştu, ya da hiç bir şeyin farkında bile değildi. Yaklaşıp yavaşça çarptım bir tane hiç kaçmadı. Gazeteyle dürtükledim tövbe! Tüm bunlar olurken, kardeşim de karasinekle aramızdaki yarım saatlik kısır-döngüden tamamen bihaber kahkahalarla Beyazı seyrediyordu. Anneannem boş boş televizyona, ya da televizyon civarına! bakıyordu. En az 40 yıllık bir anekdot vardı aklında… O anda dünya dördümüze de farklı görünüyordu.
Her zaman olduğu gibi aynı anda 520 yerde olma ihtiyacı ile güdülenip, konuyu evren geneline taşıdım. Her noktasında farklı hızda dönerken o sırada dünya da ne olaylar yaşanıyordu kim bilir. Hayatı doya doya yaşamak için insanların -yada tüm canlıların- önünde iki büyük engel var. Biri, birim zaman içinde yer değiştirme, yani hız, ikincisi de zaman. Ben konuyla ilgili olarak uzuuun zamanlar sonra biraz matrix-rüya vari hayatlar yaşanacağına, yani her şeyin beyinle başlayıp orada biteceğine, zihinsel seyahatlere veya moleküler parçalanma ve tekrar birleşmenin, insan veya makine kontrolü altında, saniyeler içinde gerçekleşebileceğine eminim. İnsanlar için en büyük ihtiyacın bu olduğu açık, yani daha fazla zaman, daha çok şey yapabilme ve daha hızlı hareket edebilme… İkincisi de yaşlı hücreyle genç hücre arasındaki farklar; belki tamamen durdurulamaz ama, hücre yaşlanmasının yavaşlatılacağı kesin… İnsan temel ihtiyaç ve güdülerinden yola çıkarak bilim adamlarının bunların peşinden koşacağına ve yakalayacağına emin olabiliyorum.
Şimdilik uzağız ama, şu anda imkansız gibi gelebilen bir çok şey, yıllar sonra çok basit ve alışılmış olabiliyor. At sırtında 30 km hızla hareket eden atalarımız şu anda insanlığın 30.000 km hıza erişebildiğini görseler gözleri dolmazmıydı, ne kaldı ki 300.000 km’ye; bir 3-5 bin yıl belki. Bir gün bir makineye gireceğiz ve 3-5 saniye sonra başka bir kıtadaki makineden çıkacağız. Bir nevi şehir içi metrolar gibi, şehirler arası, belki dünyanın içinden geçecek şekilde inşa edilmiş kıtalararası, hatta daha sonra da mesela, hareketsiz veya en hareketsiz noktalarından bağlantılı yada tamamen bağlantısız gezegenler arası metro vari istasyonlar kurulacak.
Hayatta kalma içgüdüsü, merak ve umut yaşamın vazgeçilmezleri, nerede ne olduğu ve ne olacağı bizi o kadar çok ilgilendiriyor ki bu hızla gidersek, bir zaman sonra dünyanın hatta evrenin neresinde ne olup bittiğine dair tüm detaylara, kolay ve hızlı erişilebilecek. Şu anda imkansız görünen ‘ışık hızı’na erişmek ve geçmek kaçınılmaz... Şimdi biri çıkıp derse ki: ‘Kütlesi olan herhangi bir şeyin ışık hızına erişmesi imkansız’ ben de, hayatın her alanında olduğu gibi, kanıtlanmadıkça, gerçek sandığımız şeylerin aslında sadece o ana ait geçici doğrular-fikirler-tez ve hipotezler olduğunu, ama gerçeklere ulaşmak için aynı doğruların kullanıldığını, o doğrularla hareket ederek bir öncekinin yanlış olduğunun ispatlandığını veya form değiştirdiğini, bunun her konuda böyle olduğunu söylerim, önce fotonu tartmak gerekiyor derim.
Kutsal kitap öğretisi “Tanrı içimizde” gizemli bir sunuş, belki de insanlar tanrılaşma yolunda... Ölümsüzlüğün iki temel engelini aşacak tanrılar şimdilik ortada yok, ama bir zaman gelecek, bir veya bir kaçı 4. 5. boyuttan her şeye müdahale edecek. Bir gün bir dünyalı, bir sineğin canına kıyarken başka bir galaksiden biri ‘şşşşşt’ diyecek. Tezim yanlışsa, şayet tanrı halihazırsa, adalet ikincil hayatlarda ise, tehdit olmaya başladığımız an kendine yaklaşanları zaten müdahale edip durdurur, asistan kabul etmez.
Sadece insanların, yada sadece bazı insanların algılayabileceği bir frekans var mıdır; rahatsız etmeyecek, gürültü çıkarmayacak, sadece istenildiğinde algılanabilecek istenirse görüntü olarak algılanabilecek sizden başka kimsenin algılamadığı… Gözümüzün önünde sanal bir ekran olabilir mi ? Şimdilik en azından, ara ara dünyanın her tarafında aynı anda kocaman hoparlörle o frekans kullanılarak, 102 dilde çeviri “God is watching us” çalsa diyorum. Ben zavallı sineği katlederken kimin umurundaydı ki…Hey gidi yalan dünya!