<body>

05 Mart 2014

Eşcinsel Erkekler İçin Prezervatif Reklamı

Herkese merhaba;
Öncelikle, sizlere saygılarımı sunuyorum. Aranıza yeni katıldım ve bu zamana kadar yazılan bütün fikirlerinizi okudum. Açıkçası bir çoğunda hayrete düştüm. Eksikliğini bile fark etmediğim şeylerin, çok değil 7-8 yıllık bir geçmişe sahip olmaları beni şaşırttı. Bazı fikirlerin bu blogtan esinlenilmiş olması da ayrıca ilgimi çekti. Digitürk şömine ateşi gibi... Şu anda hayatımızda yer etmiş (dijital çerçeve, spor salonlarında kullanılan yürüyen merdiven, yeraltı çöp depoları, kitaplara barkot sistemi v.b.) bir çok şeyin bir zamanlar eksikliğinin hissedildiğini görmek, çok kısa sürelerde hayatımızda meydana gelen değişiklikleri gözlemlememe yardımcı oldu. Sadece bir on yıl içerisinde gerçekleşen bu değişimleri bu blogu okuyarak öğrenmek, şu anda arzuladığım şeylerden; görsel düşüncelerimizi bilgisayara aktaran bir sistemin ya da beni Antik Yunan'a götürüp, o yıllarda kentlerin taş sokaklarında dolaşmamı sağlayabilecek bir zaman makinesinin, önümüzdeki on yıl içerisinde gerçekleşebilme düşüncesi, beni ayrıca heyecanlandırdı. İşte tüm bu düşüncelerden ve duygulardan dolayı sizlere bir kez daha saygılarımı sunuyorum.

Ben Reklamcılık bölümü uzatmalı son sınıf öğrencisiyim. Erasmus programı kültürel ve sosyal olarak çok güzel ama okulu uzatmama neden olması benim için en kötü yanlarından biri oldu. Şu sıralarda oldukça boş zamanım olduğu için; kendimi yazmaya daha çok odakladım. Uzun zamandır gerçekleşmesini istediğim bir reklam fikrim var. Sizlerin görüşlerini almak istiyorum.

Eşcinsel erkekler için prezervatif reklamı düşünüyorum. Senaryom şu şekilde;

Beyaz bir duvarın önünde, beyaz bir yatak görüntüsüyle başlıyor. Sakin, telaşsız, romantik bir müzik ile sabit çekim sadece yatağı görüyoruz.
Sol taraftan bir erkek kolu girip, ceketini yatağa bırakıyor, elini geri çekiyor.
Ardından sağ taraftan başka bir erkek kolu girip,bir pantolonu ceketin üzerine bırakıyor.
Sol taraftaki erkek bu sefer gömlek bırakıyor ve çekiliyor.
İkinci kez sağ taraftaki erkeğin kolu girdiğinde, bu sefer bir boxerı giysilerin üzerine bıraktıktan sonra, elini çekmiyor.
Aşağıya bakan elini, yukarı çevirip, parmaklarıyla gel dercesine parmaklarını oynatıyor. Diğer taraftaki erkek de boxerını bıraktıktan sonra elleri birbirine kavuşuyor.
Kamera ellerden aşağıya doğru kayıyor ve çamaşırların üzerine, ürünümüz (X markasının Gökkuşağı modeli olabilir.) düşüyor. Ekran flulaşıyor, ürünün sloganı ve ürün giriyor. Sloganı "renkli geceler" olarak düşündüm, ardından da reklam bitiyor.

Erkekleri kesinlikle görmüyoruz. Erkeklerin görünüşlerini sadece bırakılan giysilerden çıkarmaya çalışıyoruz. Giysiler belli bir iş grubunu ya da bir fanteziyi çağrıştıracak şekilde değil de, şık bir ceket, ona uyumlu bir gömlek ve son moda bir kot olarak kullanılıyor.

Ürünün bir çok heteroseksüel erkekler tarafından satın alınmayacağının farkındayım. Sigara alırken bile, "iktidarsızlığa neden olur" diyen paketi almak yerine, "sigara akciğer kanseri yapar" yazanın tercih edildiğini düşünürsek, böyle bir ürün için nasıl yorumlar yapılır tahmin edebiliyorum ve yine bazı eşcinsel erkeklerin, kimliklerini gizlemek adına bu ürünü tercih etmeyeceklerini de öngörüyorum. Yine de eşcinsellere değer ve önem veren bir markanın Türkiye'de olduğunu görmek isterim.

Acaba ürünün hedef kitlesi ne düşünür diye; bir dergide moda editörü olan eşcinsel bir tanıdığıma bunu danıştım. Açıkçası çok beğendiğini, onu rencide eden bir şey olmadığını, bir an önce izlemek istediğini söyledi.

Sizlere soruyorum; sizce Türkiye'de böyle bir reklam televizyon için olmasa bile, sosyal medyada yayınlanmak üzere çekilebilir mi? Ya da genel olarak neler düşündünüz?

Not: Diğer fikirlerimi anlatırken, daha kısa ve öz tutmaya çalışacağım, uzun oldu farkındayım. Sizlerle tanışma yazım olarak mazur görün. Sevgilerimle.



22 Şubat 2014

Teşekkürler

Herkese tekrardan hoş geldiniz diyor ve sevgilerimi sunuyorum. Blog yazan elleriniz dert görmesin :)

21 Şubat 2014

Reklamitos ya da evrenin paralel tarihi...




Reklamitos…Ya da paralel tarih !

Herkes tarihin peşindedir. Tarih öyle bir hazinedir ki gerçeğini bilen kadar yalanını uyduran da ondan geçinir; hava atar, hele etrafı İlber Ortaylı'nın fanları olan cahillerle çevrili ise öylesine transa girer ki sonunda Nobel’ in icadı  dinamit hızında ve şiddetinde patlar. Nobel ise bu korkunç patlayıcıyı keşfetmenin vicdan azabı ile Nobel ödüllerini kurar; İsveç dünyanın her yanına silah satarken, senede bazı günler aziz Nobel Rahipleri Barış ödülü bile dağıtarak kalabalıkları tavlar.
Tarihle uğraşan insanın zamanla yüzüne bir bilgelik oturur, anlattığı kahramanların hikayesi giderek kendi gerçekliğinden çıkar, onun hayal dünyasını doldurur.
Eğer kahramanımız çok da ileri giderse bir akıl hastanesinin Sezarlar ya da Napolyonlar bölümünde ordugahını kurar; her hastabakıcıyı Brütüs ya da Jozefin sanarak  ve harmaniye olarak kabul ettiği çarşafına sarılarak  yaşamını sürdürür. Yine de isteği olmuştur; sadece tıp tarihine geçse bile ucundan kıyısından tarihe bulaşmıştır; bir anlamda kendini de aşmıştır. Yüzündeki güleç ifade ise zafer kazanan komutanların mütevazı gülümsemesidir.
Ne yazık ki bazen tam tersi olur; bu akıl hastaları herkesi kandırır; Hitler olur; Mussolini olur; aklınıza ne gelirse o olur; o zaman da yaşadığı ülke zıvanadan çıkar; tımarhane olur. BKZ…
Hastalığını doktorları anlar, hastabakıcıları anlar o anlamaz; barsaklarından rahatsızsın derler ama kafa dumurunu söylemeye kimsenin ağzı varmaz.. Çünkü tarihtir aslında insana oyun eden, kandıran en büyük madrabaz…
“Yemeyeceği varlığı öldüren tek canlıdır insan.
Sadece gözleri “deli gözbebekleri”dir. Bu yıllar sonra Nazım’ ın dikkatini çekecektir.
Peki, bu tarih acaba sadece kendini anlattığı oranda mı doğrudur? Tarihe paralel bir başka tarih yok mudur? Hemen yanıtlayalım; vardır. Bu tarih yeni gibi görünen, geçmişi kısa sanılan reklamın tarihidir. Dünyanın en eski mesleği hayat kadınlığı sanılsa da reklamcılık ona fark atar; reklamın hikayesi ateşin bulunduğu ilk çağlara kadar sarkar.
Gelin sözü uzatmadan tarihin ilk reklam örneklerine gidelim; ateş denen büyük icadın tanıtım reklamlarını irdeleyelim:

Mağrajans’dan ilk ateş reklamı

--Dolaşma; tehlikelidir orman yolları
İşte sana ilk sürtüşte ateş çıkaran meşe dalları!

Dinazor ajans hemen rakip ürünün reklamını yayınlar:
En iyi tutuşan daldır çınar dalı
Sıcacık geçsin şu zalim buz çağı

Ne kadar masum değil mi insanlığın ilk çağları. Ateşi sadece ısınmak için kullanıyorlar. Henüz silahtan haberleri bile yok. Silah dedikleri uyduruk baltalar ise sadece dinazor avlıyor; insan insana henüz saldırmıyor. İşte ilk balta reklamları:

Karnın aç; yaramıyor sopalar hiçbir halta
İşte avlanmak için süper güçte süper balta!

Zamanla baltalar çeşitlendi. Ayrıca oklar da devreye girdi. Ok sayesinde aç insanın karnı doydu, gözü açıldı. Başka doyumların peşine düştü. O çağlardan kalan bir ok reklamı:

Hedefine odaklan; düşünme at okunu
Ama insana atma; çıkarma işin mokunu…

Hala masum insan. Ama çoğalıyorlar. Eskiden bir dinazoru bir mağara halkı üç günde yerse şimdi çevre mağaralar da aynı dinazorun peşinde. İnsanın diyesi gelmiyor mu? ‘İlk insan daha o günden olsaydı keşke vegan…Kurtulsaydı milyarlarca masum hayvan”
Ama insan vegan olamıyor. Bütün hayvanları yiyor; bilinç altı bir dürtüyle insanı da yemek için saldırıyor, neyse ki sadece öldürüyor. Hayvanlar aleminin bilgesi baykuş der ki:

Ama tarih onu da yanılttı sonunda. Cani el kaide insan ciğerini çıkarıp yedi. Sonra da (” nereden geldiği belli, yollayanın kırılsın beli”) havaya ateş ederek kanlı ağzını kutsadı. Onu canavarlığına ön ayak olanlar ise tarihin en karanlık sayfalarına gömüldü; üzerlerine asit döküldü; insanlık belleğinden silinmesi için ilaç sanayinden müjdeler beklendi. kü insanlık belleği aslında biraz kösele. Taklit Hitlerler her çağın her aşamasında metastaz yapabiliyor; yeni bir evrimden başka bir çare de şimdilik görünmüyor.
Çağ atlamayalım; kaldığımız yerden devam edelim:
Ok atmakta ustalaşan insan bu icadı bir adım ileri götürdü. “Zehirli ok. “ Okun ucuna sürülen zehir anında öldürüyor, avını beklemeden yakalayıp yiyorsun. Tabi ki o devrin büyücüleri etkili zehir arayışına girdiler. Her bir büyücünün mağarası önünde bir başka afiş vardı artık:
“Var mı eşi benzeri baldıranın
Galip gelir, karnı doyar baldıranla saldıranın

Okunu zakkumlayan; avını  hemen zıkkımlanır
Taklitlerinden sakınınız.

İnsanoğlu zehri bulunca rahat durmadı artık. O baldıran var ya o baldıran; Sokrat’ı bile öptü dudağından.
Sokrates’e masum ölüyorsun dediler. O da dedi ki “Suçlu ölseydim daha mı iyi olacaktı”
O devrin filozofları bile bir başkaydı. Örneğin Sokrat hiçbir eserini yazmamış. Yanında gezen Platon sonradan onun söylediklerini kaleme almış. Kitap çok satmış. Reklamı bile laf olsun diye verilmiş. İşte Sokrat öğretilerinin ilk reklamı:

İster zengin ol, ister fakir; ister proletarya ister aristokrat
Bak ne diyor Platon la konuşan bilge Sokrat…


devamı var...



19 Şubat 2014

Evet, yazarlardan kim var kim yok?

Sevgili Arkadaşlar...

Yıllardan sonra burayı yeniden canlandırmaya karar verdik.

Sağda yazar olarak görünenlerden hangilerimizin hâlâ var olduğunu, kimin olmadığını görmemiz gerek.

Lütfen, hâlâ ilgileniyorsanız

                            fikirler.projeler[a]gmail.com 

adresine 'varım' diyen bir e-posta yollar mısınız?

28 Şubat 2014 günü sonuna kadar yazmayan arkadaşlarımızı sileceğiz.
(Sonradan görür ve yazarlarsa, tekrar ekleriz: Başımızın üstünde yerleri var.)

Sevgiler, selamlar

Haluk Mesci
(Tüm admin'lerin sözcüsü olarak)

20 Mayıs 2008

sil baştan

aranızda "eternal sunshine of the spotless mind" filmini izleyenleriniz vardır. türkçeye sil baştan olarak çevrilmişti ve değerinden çok zaman sonra vizyona girmişti. neyse o filmde eski ve artık hatırlamak istemediğiniz anıları silen bir bilimden bahsediyor. eski iki sevgili aynı yöntemle anlarını sildirir ama yine bir şekilde karşılaşır ve birbirlerine aşık olurlar. neyse ben de diyorum ki bu teknoloji artık mümkün olsa. istemediğimiz anılarımız sildirebilsek, pişmanlıklarımız olmasa. belki herkes kendiyle daha barışık daha mutlu bi hayat yaşar..

acaba hipnozla böyle bişey mümkün mü?? bu öneri sanırım bu bloga çok uygun olmadı ama..

neyse artık

02 Mayıs 2008

ders şarkıları

müzik dinlemeden hiç bşey yapamam. üniversite
sınavına bile müzikle hazırlandım. kendimden de biliyorum ki
bir şarkıyı ezberlemek tarih dersinden bir paragrafı ezberlemekten daha kolay.

bu bakımdan neden dersler, ezberlemeler, can sıkıcı gelen
paragraflar müzikle anlatılmasın.. böylece daha kolay
akılda kalsın?

insan karavanı

koşturmaca hiç bitmiyor. hem de yüklerle.
bi taksiye biniyorum inene kadar elimdeki 5 poşetle
telefonla vs acı çekiyorum.. debeleniyorum resmen.
bi tane sırt çantam var ilk oluk çantaları gibi ama artık
hem o yetmiyor hem omuzlarım.

acaba diyorum arabalarda karavan varya onun gibi
bi düzenek yapsak, belimizden bağlasak, yürüsek biz
o arkada takılsa öyle?

ya da heryere motorla mı gidip gelmeli artık?

20 Ocak 2007

Blogger Beta

Kendi bloglarımı Blogger Beta'ya geçirirken Fikir Platformu'nu da geçirmiş bulundum. Listede olmayanları listeye koymak için uğraştım ama beceremedim. Sanırım listede olmayanların Google hesaplarıyla giriş yapmaları gerekecek. Hala sorun yaşayanlar lütfen bana mail atsın.

29 Ekim 2006

yıldırım santralleri

Gerçi bana gelene kadar bilimle uğraşan adamlar yeterince kafa patlatmışlardır ama... Yıldırım enerjisi depolanabilse enerji fiyatları suyla eşdeğer bir seviyeye iner mi acep?!

Kurak Arap ülkeleri bu duruma feci bozulur, ayrı mesele...

12 Ekim 2006

erken mi doğduk ne?!

Ses dalgaları misali uzayda dolanan görüntülerin yakalanmasını sağlayacak teknolojik düzeye bir an önce ulaşılsa... Ak koyun, kara koyun ortaya çıkar ne güzel... Kim kimin tavuğuna kışt demiş, kışt denilen tavuğun cinsi neymiş, kim kimin fikrinden esinlenmiş, kim kimin soyunu sopunu kırmış öğrenmiş olurduk...

Bu arada o teknolojiyi ilk edinen kişi bir yönetmen olursa, dünyanın en zengin adamı olur kuvvetle muhtemel. Yakala İstanbul'un fethini farz-ı misal, kes yapıştır. Al sana tarihin en orijinal tarih filmi. Ya da Mona Lisa'nın sırlarını keşfet. Cengiz Han'ın mezarı nerede? Vs vs vs...

www.oyunindir.com

Oyun meraklıları, yeni bir oyun çıktığında yaşanan süreci iyi bilirler. CD bulma telaşı, alınan yeni oyun ile eve gelince her seferinde değişen "install options"u çözmek için verilen mücadele, crack dosyaları... Son olarak Hitman oyununu bitirdim. Açıkça söylemeliyim ki, oyunu yüklerken, oyunu oynarken hissettiğim stresten daha fazlasını yaşadım. Oyun şirketleri bizi bu ızdıraptan kurtarsa artık. Mesela devamı olan oyunların sonlarına tek kullanımlık bir şifre yerleştirilse, oyunun yeni versiyonu çıktığında o şifre ile oyunun devam bölümünü indirme şansı bulabilsek. Tabi ki oyunun ücreti de internet alışverişi olarak kredi kartımıza yansısa... Hem biz oyun meraklıları her seferinde farklı yükleme işlemiyle uğraşmak zorunda kalmayız, hem de korsan cd satışının önüne geçmek için bir adım atılmış olur.

09 Ekim 2006

Güç adaptörü hamallığı

Dizüstü bilgisayarınızın güç adaptörünü hamal gibi yanınızda taşımaktan yorulmadınız mı ?

Birileri çıkıp, binaların standart elektrik donanımına dahil bir sistem geliştirse, sadece kabloyla normal prize ulaşıp dizüstünü çalıştırabilsek.

Bunlardan anlayan bir iki kişi bunun son derece kolay bir şey olduğunu söyledi üstelik.

03 Ekim 2006

garip garip ötme bülbül...

Hayır; sakın sulandırdığım zannedilmesin. Hani şu Nataşa durumları var ya Misak-ı Milli'de (Musul'u hariç tutuyorum?!)... Bu Nataşalar 100 Amerikan Doları'ndan pazarlığa girişiyorlar, YTL cinsinden 20'liğe eyvallah çekiyorlar. Yani öyle deniyor...

Bu Nataşa kardeşlerimiz, Rusya'nın kaliteli okullarından mezunlar. Kimisi tıp eğitimi almış, kimisi mimarlık-mühendislik, kimisi sanat. Yani öyle deniyor...

Bu kadınefendiler için aylık 1000 Amerikan Doları gelir, resmen trilyoner olmakla aynı anlama geliyor.

Şimdi parantez açalım; II. Dünya Savaşı'nda Abov Hitler ve Melekleri'nden kaçarak Türkiye'ye sığınan ekseriyeti Musevi bilim adamları, bu bilim adamlarını (belki imkansızlıklar, belki sığ vizyonlu siyasetçiler yüzünden) elinde tutamayarak Birleşik Devletler-i Amerika'ya kaptıran Türkiye ve yine kuvvetle muhtemel bu bilim adamlarının da katkısıyla teknoloji obezi olan Birleşik Devletler-i Amerika... Kapa parantez...

Diyorum ki; devlet, bu yüksek eğitim görmüş Nataşalara aylık 1500 YTL bağlasa, Nataşalar da 36. ve 42. paraleller ile 26. ve 45. meridyenler arasında namuslarıyla eğitim verse...

Sizce tek taşla kuş katliamı çıkmaz mı? Erkekler daha az HIV riski taşır, kadınlar daha çok mesut olur, Nataşalar hidayete erebilir, Türkiye ekstra bir gelişim ivmesi yakalayabilir vs vs vs...

Mesela güzel sanatlarda Rusya'nın oldukça ileri olduğunu biliyorum. Türkiye'nin dört bir yanında sanat furyası başlasa, olabilecekleri hayal etmek bile keyifli. Belki bir kısım vatandaş, memlekete olan tepkisini kalaşnikof ve roketatarlarla değil, sanatla (atıyorum kafadan tiyatro vs) dile getirir.

Saygı ile...

Not: 301. maddeyi ben de biliyorum.

Yeni Yapı Kredi Logosu


Yeni Yapı Kredi logosunu gören olmuştur mutlaka. Merak ettiğim, Koç Holding'in herşeyin altına küçük ama okunabilir bir şekilde Koç logosunu basması gibi bir huyu varken, neden kaç yıllık Yapı Kredi bankasının logosunu değiştirdiği.
Malesef bu yeni logo, benim gözümde o eski Yapı Kredi'nin ağır imajını oldukça hafif bir görüntüye bıraktı. Şu anki gri fon üzeri, gri logo ve mavi Yapı Kredi yazısını görünce aklıma yine Koç firmaları olan Maret ve Aygaz geliyor. Düşündüğüm şu ki, Koç neden böyle bir iş yaptı? Markalarında bir bütünlük ve "Koç" kavramının daha öne çıkması mı? O zaman neden kırmızı koç logosu yerine gümüş kullanıldı. Peki böyle birşey yoksa neden Yapı Kredi'nin klasik logosu değiştirildi ve illa ki değiştirilecekse neden daha zevksiz bir değişiklik yapıldı?
Diyeceğim şu ki, Yapı Kredi logosu eskisi gibi bırakılıp reklamın alt tarafına yine bir Koç logosu eklenemez mi? Veya illa değiştirilecekse, Yapı Kredi'nin klasik logosu baz alınarak 21. yüzyıla yakışan modern bir logo düşünülemez miydi? Koç logosu orjinal bir fikir değil, lacivert ve gümüş renk bir bankadan öte tüpçü veya beyaz eşyacıya yakışıyor, illa da bir banka bu renkleri kullanıyorsa, aklıma Yapı Kredi değil de daha yeni bir banka geliyor. Tamam, bankanın imajını yenilemek iyi ama bence Yapı Kredi gibi eski ve köklü bir bankanın da biraz klasiklik kullanması güzel olurdu.

28 Eylül 2006


Melih Bey'in fikrine karşılık aklıma şöyle bir iş geldi.
Yandaki reklamlar, Avrupa'nın önde gelen ciddi gazete ve haber dergilerinde kullanılabilir. Hedef kitle olarak da Türkiye'nin fesli kavuklu insanlardan oluştuğu kanısında olan, Türk insanı konusunda az bilgili veya ön yargılı Avrupa'lı vatandaşlar belirlenebilir. Reklamın ilk sayfası olan siyah arka planlı ilan, hedef kitleyi kafalarında bellenmiş tipik Türk imajını yeniden çizmeye itebilir ve sayfayı çevirdiklerinde, beyaz arka planlı Sertab Erener'li resmi görüp aslında Türkiye'nin düşündüklerinden ne kadar farklı olabileceğinin altı çizilebilir. Reklamın sonuna da onların daha fazla önyargıyla davranmak yerine her şeyi yerinde görebilecekleri davetkar bir slogan konulabilir. Bu reklamda Sertab Erener kullanıldı, diğer reklamlarda Yaşar Kemal gibi veya futbolcularımız gibi Türkiye'yi dışarda tanıtan insanlar veya en basidinden konsere gidip eğlenen iki genç kız görüntüsü veya sokakta gitar çalan bir delikanlı görüntüsü kullanılabilir.
Bu reklamda amaç, Türkiye'nin turistik güzellikler açısından değil de insani özellikler açısından bir reklamını yapmak olur bence. Çünkü bizi yurtdışında halen daha geri kalmış bir tutucu İslam ülkesi olarak tanıyan, Türk kızlarına ve Türk erkeklerine feslerini, türbanlarını soranlar çok var. Reklamın bu yüzden üslubu biraz daha sert, yani bugüne kadar düşündüğünüz yanlış ve önyargı içeriyor, aslında her Türk böyle değildir fikrini işliyor. Belki de hedef kitleyi biraz utandırıp üstüne Türkiye'ye çağırıp gelin görün mesajı vermek. "Turkey is not what you think of" kampanyası dahilinde başka aktiviteler de yapılabilir, örneğin "Geçmişten günümüze Türk insanı" konulu bir fotoğraf sergisi açılabilir ve Cumhuriyet dönemi'nin modern Türk insanı portreleri bu sergide yer alabilir. Lobi aktiviteleri de aynı şekilde geçerli olabilir.
Ne dersiniz?

27 Eylül 2006

Türkiye'nin olumsuz imajı







Bu sabah gazetede, Turizm Bakanlığı tarafından hazırlatılan ve tüm dünyada gösterilecek olan reklam filmleri ile ilgili bir haber okudum. Cok para harcanmış, muhteşem olmuş vs. Hemen arkasından da adme.ru sitesinde ekte yer alan basın ilanını gördüm. (http://www.adme.ru/tribune/2006/09/27/9802.html)

Açıkcası güzel bir çalışma olmuş ama bizim açımızdan gerçekten üzücü.

-Dünyada bizim kadar yanlış tanınan bir ülke yok, efendi bunların hepsi emperyalist işte nolcak!!! vs. diye uzun uzun ağlamak yerine, bu sorunu kısa sürede nasıl düzeltebiliriz diye düşündüm;


1) Mumya filmi örneğinde olduğu gibi(Mısır Hükümeti, filmlerin masraflarını yapımcılara "fazlasıyla" ödemişti) Türkiye'de geçen bir adet seri film çekilebilir...
Ayrıca Avrupa'daki "Türk imajı" ile dalga geçen bir film de bomba olurdu:))

2)Türkiye ile ilgili bir Walt Disney animasyon filmi ve çocuk kitapları serisi hazırlanabilir.

3) Ön yargıları yıkmakta en büyük silahlardan biri de turizm. Medya alanında çalışan, kanaat önderi sıfatındaki kişilere özel bazı geziler düzenlenebilir. Gençlik kampları, beleş interrail biletleri bu anlamda çok faydalı olabilir.

4) Google, Getty, Corbis gibi büyük arama motorlarına, eli ayağı düzgün Türkiye görselleri -bir şekilde- eklenebilir.


“Türkiye markası” için başka ne yapılabilir???

RSS bilgisi

İlgilenenler için Kimsenin Ismarlamadığı Projeler'in RSS bilgisi :

http://feeds.feedburner.com/fikirplatformu

26 Eylül 2006

Anti-spam bir fikir

İstemediğimiz e-postalar var ya, onları önlemek için şöyle bir program var mı acaba :

Bana e-posta atmak için, adresimi bilmeniz yetmeyecek, bir de benim size verdiğim şifreyi bilmeniz gerekecek !

Nasıl ama ??

23 Eylül 2006

Kimsenin Yazmadığı Bloglar...

Yolun başında muhtemelen benim davetime hayır diyemedikleri için aramıza katılan ama sonra hiç yazmayan arkadaşları yandaki listeden çıkaracağız artık. Kusura bakmasınlar. Yazmaya karar verirlerse, tekrar eklemek kolay.

22 Eylül 2006

Türkçe harflerle yazılı tam adınız, soyadınız.

Bu blogda yazı yazanların, Display Name olarak Türkçe harflerle yazılmış tam adlarını soyadlarını kullanmalarını istiyoruz ve bunu da taaa başlıkta yazdık !

Ama diğer admin arkadaşın davetiyle katılan

- müsemma
- ssbb
- bahadır

bu kuralı pek takmamışlar. Kendilerinden bu düzeltmeleri acilen yapmalarını rica ediyorum.

Ayrıca, adların soyadlarının da yazım kurallarına göre Büyük harf-küçük harf ile yazılmasını da herkesten rica ediyoruz.

Düzeltmelerin makul sürelerde yapılmasına lütfen uyun.

Haluk Mesci

09 Eylül 2006

Efes Tarih Üniversitesi

Selçuk-Efes yakınlarında açılabilir böyle bir üniversite ve aynı İstanbul Teknik Üniversitesi gibi belli konularda(sosyal bilimler) eğitim verebilir. Özellikle tarih alanında eğer iyi bir kadroya sahip olabilirse London School of Economics gibi kendi alanında bir dünya markası olabilir.Acaba olamaz mı?

01 Eylül 2006

Hababam Sınıfı araştırması procesi...

Efemm, benim bir teorim var.

Diyorum ki, televizyonlarımız nesillerdir ısıtıp ısıtıp aynı tapon hababam sınıfı filmlerini gösterip duruyor. Çocuklar da, oradaki zırtapos öğrencileri (!) kendilerine örnek alıyor. Böyle olunca, kimse okumuyor, çalışmıyor, sınıf geçmiyor, gırgırdan şamatadan kendimi alıp adam olayım demiyor.

Biri sosyal araştırmacı çıksa, Hababam Sınıfı filmlerinin başarısız ögrencilerdeki etkisini araştırsa.

Sonuçlar sandığım gibi çıkarsa, bu filmler allah aşkı için yayından kaldırılsa.

Belki de eğitim kalitemiz yükselir. En azından öğrenci kalitesi bu kadar kolay bozulmaz. Ya da onları bozan şeylerden biri olsun eksilir.

Yaa, işte böyle...

Kimse ısmarlamayınca, ya da kimse gelip aslanlar ne güzel projeler bunlar böyle deyip takdir etmeyince, bir süre sonra insanın gazı kaçıyor ! Yazılmaz oluyor. Fikirler tıkanıyor belki hatta...

Sakın susmayın. Yazın. Yaz kış demeden yazın. Fikirler tıkanmaz. Projeler tükenmez.

23 Ağustos 2006

Neden rakı kapaklarından bedava çıkmıyor?



Özellikle yeni markaların kapaklarından bedava çıksa iyi olabilir.

Promosyon olarak boş CD


Üzerinde firmanın adı ya da logosu basılı boş CD promosyon malzemesi olarak kullanılabilir

22 Ağustos 2006

CafeMetre!

Şöyle...
Bir çok kafede yaşanmakta olan, hepimizin bildiği bir durum var.
Bir çay ya da bir kahve ile 4-5 sat oturuluyor. İşletme açısından bakarsanız fena bir durum!
Neyse.
Cafemetre, her masada bir tane olmak üzere yerleştirilen bir nevi taksimetre,
tek farkı her 100 metrede atmak yerine, bir şey içmeden oturulan her on dakikada atıyor artıyor!
Az bir rakam, kimseyi korkutmaz. (yoksa korkutsa mı?) Korkutmaz ki zaten caydırmak içmeye teşvik etmek değil amaç,
birazcık dedikodu ile ünlü olmak! İnsanlar bu uygulamayı arkadaşlarına anlatsın, merak eden gelsin :)

Az daha detay isterseniz şöyle, kafedesiniz, iki çay içtiniz, ama çok paranız yok. Oturmaya devam ediyorsunuz.
Ama işte yok öyle yağmaa.. Garson beyefendi evladım geliyor ve çalıştırıyor cafemetreyi. Siz yeni bir sipariş verdiğinizde de kapanıyor cafemetre. Hem içtiklerinizi ödüyorsunuz hem de cafemetrede yazan tutarı.

(Neden olmasın yani?) :)

03 Ağustos 2006

Pedallı PC



Bilgisayar başından ayrılamayan, yemeklerini dahi klavyeyle paylaşanlar için hareketsizliğin getireceği hastalıklardan korunmak için bir proje:
Bigisayar masasının altında reostaya bağlı bir pedal düzeneği var. Pedalı çevirmesen de bilgisayar çalışıyor ama yavaş çalışıyor. Çevirmeye başlayınca , ne kadar hızlı çevirirsen işlemcinin hızı daha önce bilgisayara yüklenmiş ve bilgisayarın hızını kısıtlayan bir yazılımı etkiliyor ve işlemci hızlanıyor, ya da REM artıyor. Yazılım kaldırılamayan cinsten de olabilir.

Çakmaklı cep telefonu


Arabadan inerken , bara giderken çantası olmayan sigara tiryakileri genelde üç parça eşya taşıyorlar:
Cep telefonu, sigara, çakmak.
Cep telefonunun bir köşesinden sigara yakılabilse, taşınanların sayısı % 35 azalır.
(Fotoğraftaki sadece çakmak)

Soğuk su duşu


İzmir'de bugünlerde soğuk duş almak imkansız!
Duş için su ısıtıcısı var, ama su soğutucusu yok.
Oysa ki limonata soğutucuları gibi boruların içinden geçen suyu soğutan bir düzenek olsa ...

Tabelacılara yazım kılavuzu


Tabelacılara dağıtılmak üzere yazım kılavuzları bastırılsa ve ücretsiz dağıtılsa pek masraflı birşey olacağını sanmıyorum.
Kendi meslek odaları ya da Dil Derneği gibi bir STÖ bunu gerçekleştirebilir.
Eminim ki onlar da egzoz (evet doğrusu egzoz), ya da sandviç yazarken keşke başvurabileceğimiz bir kaynak olsa diyorlardır.

05 Temmuz 2006

Konuşan Kapı

Evimizin kapısını konuşan bir kapı olarak düşünelim.Birisi geldiği zaman biz evde yokken sorsa kim o ? diye ve kimin geldiğini kendi bilgisayarına kaydetse. Hatta ve hatta neden gelindiğine dair ufak notlar alsa.Örnek olarak aidatı almaya.Güzel bir sistem olurdu sanırım.

04 Temmuz 2006

Yürüyen merdiven

Geçenlerde bir yazı okumuştum. Batılı bilimadamları merdivenlerin, insan sağlığına dolayısıyla insan ömrüne yaptığı katkının süresini de hesaplamışlar sonunda. Her basamak; çıkarken ortalama 4 saniye, inerken de 2 saniye insan ömrünü uzatıyormuş. O günden sonra bu bilgi kafamda döndü durdu. "Acaba buradan yeni bir proje doğar mı"? Sonunda "evreka". 4 ya da 6 basamaklı yürüyen merdivenler yapılsa. Evlerde kullanılan koşu bantlarının çalışma prensibiyle üretilecek ve yine evlerde, spor salonlarında kullnılacak minik yürüyen merdivenler. Mekanizma inmek için ayarlandığında sanki yukarı çıkabilmek için adım atılsa, yürüyen merdiven yukarı doğru haraket ederken de aşağıya inmek için çaba sarfedilse... Yürüyen merdivenlerin doğuş yıllarında büyümüş bir çocuk olarak, yürüyen merdivende "tersine" gitmenin ne kadar keyifli , ayrıca biraz da zor olduğunu hatırlıyorum. Asansörlerin, yürüyen merdivenlerin bunlar da yetmiyormuş gibi yürüme bantlarının bizi iyice tembelleştirdiği bu günlerde, artık hareket etme geldi bence.

28 Haziran 2006

Kimsenin ısmarlamadığı projeler hard copy :)

Keşke buraya daha sık yazmaya başlasak, sonra da yazılanları kitap haline getirip satsak, hem daha geniş kitlelere ulaşsak insanlara yardımımız olsa, hem de bu blogu daha popüler hale getirmiş olsak da daha fazla katılımla daha da parlak fikirler ortaya koysak. Hatta kitabın gelirini parlak fikirlerine sponsor arayanlara venture capital tadında versek, ömür boyu dua alsak :) Sadece fikir yazmaklada kalmasak, değerli yorumlarımızla arkadaşlarımızın fikirlerini geliştirsek, her projenin altında onlarca yorum görsek vs...
"Küçük bir fikrin arkasındaki aktivite, bir dahinin uygulanmayan planından daha üretkendir." James A. Worsham

27 Haziran 2006

O kadar zor olmamalı!

Örneğin zorundalık, örneğin korku, örneğin sevgi ve hatta bunların da kökeni yani hisler… Her duygunun temeli, ortaya çıkışı önemli bence… Belki biraz fazla iyi niyetli bir yaklaşım olacak ama çocukken ruhu/bedeni kirletilmemiş insanların bir caniye dönüşme ihtimalinin olmadığını düşünmek istiyorum. Ama emin değilim henüz. Tersi inanılmaz korkutuyor beni. Sebep sonuç ilişkisi kurulabilir mi kurulabilirse kesinlik taşır mı?
Konu şu, 3 aylık-3 yaşında çocuklara yapılan akıl almaz işkence vari eylemler gerçekten inanılmaz geliyor bana. Bu denli acımasız insanları bir türlü aklım almıyor. İnsanın doğasında olabilir mi böyle bir şey, yoksa sorumlusu caniyi büyüten veya çevresindeki insanlar mıdır? Bir insan, 3 aylık bir bebekten nasıl bir tehdit algılayabilir ki. Yani şu; karşıda ölümcül bir tehdit görüldüğünde aynı oranda hatta daha fazlasıyla verilen tepkiler-saldırganlıklar beni şaşırtmaz ama böyle bir tehdit yokken yapılan şeyler, bu inanılmaz ürkütüyor ve üzüyor beni. İnsanlar geçmişlerinde yaşadıkları, doğasını bozacak nedenler taşımadan da hayvanlaşabilirler mi? Kişilikler hangi badirelerden geçerek o hale gelir. Sebebini bilsek kimseye kızmaya hakkımız olmadığını mı anlardık. Yoksa genlerinde mi taşır bunu bir cani. Bir yerde temeli ve buna bağlı bir sistematiği olmalı bunun; böyle bir davranışın, başı ve temeli olmalı ve bu temelin 3-5 ana hattı bulunmalı. Sebebi ararken, başına, tersine gitmeliyiz herhalde. Tabi ki hiçbir şey bahane olamaz ceza gerektirir. En doğal haliyle böyle bir caniyi anlamaya çalışıyorum, her hangi biri veya bir kaçı… Filmlerde işlenen bu tür karakterler çözümlenirken belli nedenlere bağlanır sıklıkla, ama benim gördüğüm birkaç örnek böyle izler taşımıyordu. Tabi ki ben bir psikolog değilim. Cehaletimi bağışlayın ama bununla ilgili bildiklerini benimle paylaşacak veya bu türden tanıdıkları olan kimse veya bildiğiniz bir kaynak var mı ? Nasıl fark edilmez. Kişiliklerin çok derinlerde mi yatar caniliğe ilişkin bu izler. Ne olursa olsun…Tanı yöntemleri sadece psikaytristlere ve psikologlara değil de, pratisyen hekimlere de tıp eğitimleri sırasında verilemez mi? Zira çoğu ciddi rahatsızlıklar, hastalar başka bir nedenle hastaneye gittiklerinde, tıp doktorları genel muayenelerini yaparken fark edilebiliyor. Normal fiziksel muayeneler sırasında yapılacak kontrollerde, kesin belirtiler fark edilip, tanılar konulup önceden fark edilip engellenemez mi böyle kişilikler?

Değişken fiyat uygulamalı OGS

Keşke köprü geçişlerinde havayollarında olduğu gibi değişken fiyat tarifesi uygulansa da hayatımızın %20 si trafikte geçmese. Mesela, köprü trafiğinin yoğunluğu sersörlerle (dakikada geçen araç sayısı olarak) ölçülse ve yoğun saatlerde geçiş pahalı, az olduğu saatlerde ucuz olsa.
Bir "invisible hand" etkisi misali hersey sonunda equlibrium'da buluşsa.
Mesela saat 18-20 arası geçiş 7 YTL olsa fakat 20 den sonra 1 YTL'ye düşse. Her şey daha güzel olmaz mı? :)
NOT: her allahın günü ogs gişelerinde 2 km sıra olurken hala inatla 4 tane bomboş KGS gişesinden birini daha OGS yapmayan statüko'cu zihniyetten böyle bir haraket beklemek ne kadar doğru olur bilemem tabi.

Senaryo

Kimin işine yarar, olur mu, olursa nasıl düzeltilir ve yorumlanır bilmiyorum. Gözümün önüne bir-iki komik görüntü geldi ; sürçü klavye ettimse affola, ben atayım denize…
Hayat –Kaza Sigortaları Reklam Filmi Senaryo Çalışması:
Reklam Sloganı: Hayat her zaman bu kadar komik değildir! Her zaman bu kadar şanslı olamayabilirsiniz!
Hedef Kitle ve Hedef Tutum: Senaryoda geçen karakterlerin her biri değişik kültürlerden ve farklı sosyal gruplardan gelen “Bizim İnsanımız”ı, -en az 8- 10 kişiyi –içerip komik ve doğal halleriyle vurgulanarak, başımıza gelebilecek ciddi olayların mizahi bir dille anlatılması ve ürünün (kasko-ferdi kaza sigortası vs) hatırlatılmasını amaçlıyor.

Senaryo:
Başhekim ve X Hastanesi ortağı, ufak tefek yapılı ama kapris küpü ve hırçın, Emel Hanım, başarılı ve saygın işadamı Celal Bey, hastane şoförü Çılgın Osman ve Ağır Ağbi Mutemet Hamit şehrin kenar mahallelerinden birine önemli bir iş görüşmesine gidiyorlardır. Nefis döşenmiş panelvanı Osman kullanıyordur. Semt pazarının yanından geçerlerken fren patlar. Osman “Fren patladııı, fren patladııı” diye bağırırken, toprak yoldan sağa dönerler. Panelvanın genelinden yükselen Allaaaah Alllaaaahh nidalarıyla toprak yoldan hızla yokuş aşağı inerler, yolun bittiği 200-300 metre görünüyordur ama sonrası ya nasip ve Allah Kerim’dir. Ama Osman gülüyordur, O nun umarsız halini gören alabildiğine paniklemiş Emel Hanım. “Manyak mısın Seeeenn!” diye bağırırken Osman direksiyona hakim olmaya çalışmaktadır. Toprak yolun bitiminde önlerine kocaman bir ağaç çıkar. Osman son bir hamleyle direksiyonu sağa kırar ve hemen yol kenarın da ki koca bir kum tepesine çakılıp kalırlar. Açılan kapılardan içeri giren toza toprağa çamura bulanırlar. Üzerlerinden bir toz bulutu yükseliyordur. Herkes hızla kendini arabadan dışarı atar. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardır. Hamit Ağbi ve Osman fiziksel olarak gayet iyi durumdadır. Celal Bey de iyidir ancak çok korkmuş ve son derece de şaşkın görünüyordur. Hiç birinin burnu bile kanamamıştır. Başhekim Emel Hanım’da da fiziksel hasar olmamasına karşın kazanın etkisiyle psikolojik durumu pek iyi değildir, yerde oturuyordur ve eli yüzü kir içerisindedir. Ancak Emel Hanım biraz da rol yapıyordur sanki, nutku tutulmuş, nefesi kesilmiş gibi, hızlı hızlı ve kesik kesik soluk alırken, bayıldı bayılacak gibi görünüyor “ay ay ay” seslerini tekrarlarken bir yandan da aklına gelen duaları karmakarışık ve düzensiz halleriyle sarf ediyordur. Celal Bey ve Hamit Ağbi, Emel Hanım’a iyi olup olmadığını soruyorlardır ama nafile, o anda Emel Hanım’dan sağlıklı bir cevap almak mümkün değildir. Onlar acaba kalp krizi mi diye düşünürlerken, Emel Hanım’ın alışkın olunan abartılı hallerinden biridir bu aslında. Hamit Ağbi içinden, “Ya bu kadın her şeye çok abartılı tepkiler verir yahu, kazayı ucuz atlattık çok şükür” diye söylenip sakinlerken şöyle bir panelvana bakar, görünür de pek bir hasar yoktur. Bu arada sağdan soldan esnaf yetişir, kolonya, su, sarımsak, soğan ne varsa Emel hanımın ağzına burnuna sürerler, yardımsever halkım yardım ateşiyle yanıp tutuşuyordur. Artık duruma tahammül edemeyen Emel Hanım’ın yüzüne sürülen sarımsağı tutan eli hışımla itişi görünür. Henüz toparlanamamış olsa da son derece titiz olduğu için öfkelenip, bağırmaya çağırmaya başlar: “Napıyorsunuz yaaaa , ölmedik diye öldürmeye mi çalışıyorsunuz...” Soğan sarımsak yine işe yaramıştır. Emel hanım kendine gelmiştir. Bu sırada yan bakkaliyeden çıkıp yetişen başörtülü yaşlıca bir teyze, bir kase yoğurdu Emel hanımın yüzüne boca eder. Hamit Ağbi ve Osman teyzeye müdahale etmeye çalışırlar ama durduramazlar… Emel Hanım çığırından çıkar, hırçın ama komik haline dönüşmüştür. Celal Bey’de hala ciddiyet bozulmamıştır. Osman ve Hamit Ağbi gülmeye başlar onlar daha durumun tadını çıkaramadan, esnafın birbiriyle tartışmaya başladığı görürler. Celal Bey’de aralarındadır. İyilik perver halkım yine kaş yapayım derken göz çıkarıyordur. Ne oluyor demeye kalmadan bir tanesi Celal Bey ‘e Osmanlı cinsinden bir tokat atar. Celal Bey’in gözlüğü burnuna iner, yediği tokadın sersemliğiyle şaşkınlığı yüzünden okunan Celal Bey bir anda kavga etmeyi bilmeyen fakat sinirli bir erkeğin en komik haliyle naralar atarak adama girişir. Pençe haline getirdiği, bilinçsizce arka arkaya savurduğu elleri, karşısındaki kendisinden iri, esmer, bıyıklı adama deymiyordur bile. Halinden hayatında hiç kavga etmediği anlaşılıyordur. Celal’in çılgın naralarına karşın kaba Adam son derece sakin görünüyordur ama kendine saldırıldığını görünce yine rahat haliyle sıkı bir vuruş daha patlatır. Celal Bey tortop yere düşer. Bayılmış gibidir sanki, sessiz sedasız yerde uzanıyor, bir yandan da bir gözünü açıp adamın üzerine gelip gelmediğini kontrol ediyordur. Şaşkınlıkla olayları izleyen Hamit Ağbi “Ne yapıyorsun kardeşim” diyerek Adam’a yaklaşır. Adam Hamit Ağbi’yi, o ağır halini, görüp biraz çekingen ama yine rahat ve sakin haliyle, kazadan sonra sakinleştirmek için küçük bir tokat attığını, kendine saldırdığını görünce da galeyana geldiğini söyleyerek durumu şöyle ifade eder:
“ Kaza olmuş, adam iyi deel… bi tokat bastım kendine gelsin diye, iyilik yapak dedik ağbi. Baktım herif bana saldırıyor, yumzuğunan vurdum.” İri adam olayla ilgili Hamit Ağbi’ye röportaj verirken, o esnada adamın arkasından yaklaşan Emel Hanım’ın ayakları çıplak hırçın ve sinirli bir kediyi andıran haliyle adamın üzerine uçtuğu görünür, kafasında yoğurt kasesi, elinde tuttuğu çantasıyla adama vururken bir cadıyı andırıyordur. Ne olduğunu anlayıncaya kadar Emel Hanım, Adam’ın kafasının üzerine çıkmıştır bile ve saçlarını yoluştururken Hamit Ağbi, Osman ve çevreden yetişen birkaç vatandaş Emel Hanımı zaptetmeye çalışıyorlardır….
Detaylarıyla anlatırken uzun gibi görünen fakat aslında kısa bir süre içinde yaşanan olaylar devam ederken:
“ Hayat her zaman bu kadar komik olmayabilir.” gibi bir sloganla konu Hayat –Ferdi Kaza Sigortalarının gerekliliğine bağlanır.

26 Haziran 2006

Altın günü online

Eskiden kadınların altın günleri olurmuş. 15 günde bir içlerinden birinin evinde buluşulur, herkes evinde buluştukları insana bir altın verirmiş. Geleneğin amacı, insanların eline toplu para geçmesi ve sohbet ortamının yaratılması imiş. Teknolojinin, insaları fiziksel olarak uzaklaştırdığı çağımızda neden bu altın günlerini sanal ortama taşınmıyor ki? Düşünsenize, mesela öyle bir grup düşünün ki 12 katılımcıdan oluşuyor, her birinden her ay 100 YTL çekilmek üzere 1.200 YTL her katılımcıdan önden çekilip 12 aylık taksitli satış gibi her ay extrelerine yansıtılıyor. Böylece ilk para ödenen kimse ilk ay 100 YTL vererek 1200 YTL nakit para eline geçiriyor. En son ödenen kimse ise belki biriktiremeyeceği bir tutarı yıl sonunda alıyor. Bu sistemi online ortama taşıyan biri faizlerin tekrar yükseldiği günlerde kar edebilir veya kazandığı parayı TEMA, Engelliler Vakfı vs. tarzında bir vakıfa bağışlayıp sosyal sorumluluk bilincinin doruklarına çıkabilir. bu arada insanlar sitenin forum kısmında sohbet edebilir, maddi güçlerine göre gruplar kurabilirler. İşte tasarruf, işte sohbet. :)

24 Haziran 2006

Işın elbise

Bir tane kolye olsa... Boynuna takıp düğmesine bastığında vücüdunda ışından bir elbise oluşturuyor. Yani aslında çıplaksın ama ışın yüzünden mahrem bölgeler gözükmüyor. Bir yazılım vasıtasıyla kolyeye elbisenin renklerini,desenlerini, boyutlarını,vsvsvs.... belirleyebilmek mümkün. Bi şekilde yağmurdan etkilenmemek için suyu buharlaştırma özelliği olsa fena olmaz.Tabi enerji kaynağının sağlam olması lazım. Bir anda enerji bitiverirse "kral çıplak" vaziyeti olabilir. Ama olsa güzel olur... Serin serin, güneş yanığı izi yok, ağırlık ve ter lekesi yok, soyunma giyinme derdi yok, lekeli elbiseler yani kuru temizleme yok, çamaşır makinesi sesi yok...Tekstilciler zaten batık...

20 Haziran 2006

Yürüyen Otobanlar-Yürüyen Kaldırımlar

Başlık okunduğu anda anlatmak istediğim çok açık anlaşılır diye düşünüyorum. Bu yüzden tarife ve çizime gerek duymadım. Normal yollara göre maliyeti nasıl olur, teknik olarak mümkün mü bilemiyorum, ama trafik kazalarını, can kayıplarını ve akaryakıt sarfiyatını minimize ederek, çok önemli kayıpları önler, akaryakıt yerine elektrik kullanılır, buna bağlı olarakta tüm ülke ekonomilerine müthiş kazanımlar sağlardı. Benzer kazanımları düşünerek şehirlerin sokak-caddelerinde normal kaldırımların yanına hareketli kaldırımlar yapılmasının, otoban kadar maliyetli olmayacağını tahmin ediyorum.

19 Haziran 2006

Karasinek

Kolay kolay bir şeyden tiksinmem, haşereler hariç: Geçen gece bir karasineği kovalıyordum. Çok çevikti. Köşe bucak kıstırıyor, gözü dönmüş bir cani gibi, küfürler savurup çılgınca saldırıyordum. Üzerime ikinci kez konduğunda, cezaya hükmetmiştim ama bir türlü vuramıyordum. Yarım saat sonra, her ikimiz de yorgun düşmüştük. Ben kanepeye oturduğum anda o da televizyona yapıştı. O sırada Beyaz’ın programı devam ediyordu. İki nefes soluklanıp, sineğe yapacağım, ikincil sinsi taarruzun planını yapıyordum ki, aklıma bir şey geldi: Televizyona sinek kadar yaklaşsak, yakın çekimler de Beyaz’ı gerçek boyutlarına yakın algılayabilirdik. Tamam ışığa duyarlı olduklarını biliyorum ama, evdeki avizeye konduğunda ben ve gazetem yaklaşırken kaçan sinek, Beyaz’ın bildiğimiz ani hareketlerle süslü dans figürlerine hiç tepki vermiyordu. Ne Beyazı, ne konuklarını ne de diğer görüntüleri kesinlikle algılamıyor gibiydi. Onu oraya çeken şey ışıkken, hareketsiz kılan şey de televizyonun yaydığı elektrik veya radyasyon muydu ki? Son ihtimali düşündüm: Beyaz’a çek al beni bu hayattan dercesine bakan bir ifade aradım bakışlarında… Ya sinek dişiydi ve Beyaza aşık olmuştu, ya da hiç bir şeyin farkında bile değildi. Yaklaşıp yavaşça çarptım bir tane hiç kaçmadı. Gazeteyle dürtükledim tövbe! Tüm bunlar olurken, kardeşim de karasinekle aramızdaki yarım saatlik kısır-döngüden tamamen bihaber kahkahalarla Beyazı seyrediyordu. Anneannem boş boş televizyona, ya da televizyon civarına! bakıyordu. En az 40 yıllık bir anekdot vardı aklında… O anda dünya dördümüze de farklı görünüyordu.
Her zaman olduğu gibi aynı anda 520 yerde olma ihtiyacı ile güdülenip, konuyu evren geneline taşıdım. Her noktasında farklı hızda dönerken o sırada dünya da ne olaylar yaşanıyordu kim bilir. Hayatı doya doya yaşamak için insanların -yada tüm canlıların- önünde iki büyük engel var. Biri, birim zaman içinde yer değiştirme, yani hız, ikincisi de zaman. Ben konuyla ilgili olarak uzuuun zamanlar sonra biraz matrix-rüya vari hayatlar yaşanacağına, yani her şeyin beyinle başlayıp orada biteceğine, zihinsel seyahatlere veya moleküler parçalanma ve tekrar birleşmenin, insan veya makine kontrolü altında, saniyeler içinde gerçekleşebileceğine eminim. İnsanlar için en büyük ihtiyacın bu olduğu açık, yani daha fazla zaman, daha çok şey yapabilme ve daha hızlı hareket edebilme… İkincisi de yaşlı hücreyle genç hücre arasındaki farklar; belki tamamen durdurulamaz ama, hücre yaşlanmasının yavaşlatılacağı kesin… İnsan temel ihtiyaç ve güdülerinden yola çıkarak bilim adamlarının bunların peşinden koşacağına ve yakalayacağına emin olabiliyorum.
Şimdilik uzağız ama, şu anda imkansız gibi gelebilen bir çok şey, yıllar sonra çok basit ve alışılmış olabiliyor. At sırtında 30 km hızla hareket eden atalarımız şu anda insanlığın 30.000 km hıza erişebildiğini görseler gözleri dolmazmıydı, ne kaldı ki 300.000 km’ye; bir 3-5 bin yıl belki. Bir gün bir makineye gireceğiz ve 3-5 saniye sonra başka bir kıtadaki makineden çıkacağız. Bir nevi şehir içi metrolar gibi, şehirler arası, belki dünyanın içinden geçecek şekilde inşa edilmiş kıtalararası, hatta daha sonra da mesela, hareketsiz veya en hareketsiz noktalarından bağlantılı yada tamamen bağlantısız gezegenler arası metro vari istasyonlar kurulacak.
Hayatta kalma içgüdüsü, merak ve umut yaşamın vazgeçilmezleri, nerede ne olduğu ve ne olacağı bizi o kadar çok ilgilendiriyor ki bu hızla gidersek, bir zaman sonra dünyanın hatta evrenin neresinde ne olup bittiğine dair tüm detaylara, kolay ve hızlı erişilebilecek. Şu anda imkansız görünen ‘ışık hızı’na erişmek ve geçmek kaçınılmaz... Şimdi biri çıkıp derse ki: ‘Kütlesi olan herhangi bir şeyin ışık hızına erişmesi imkansız’ ben de, hayatın her alanında olduğu gibi, kanıtlanmadıkça, gerçek sandığımız şeylerin aslında sadece o ana ait geçici doğrular-fikirler-tez ve hipotezler olduğunu, ama gerçeklere ulaşmak için aynı doğruların kullanıldığını, o doğrularla hareket ederek bir öncekinin yanlış olduğunun ispatlandığını veya form değiştirdiğini, bunun her konuda böyle olduğunu söylerim, önce fotonu tartmak gerekiyor derim.
Kutsal kitap öğretisi “Tanrı içimizde” gizemli bir sunuş, belki de insanlar tanrılaşma yolunda... Ölümsüzlüğün iki temel engelini aşacak tanrılar şimdilik ortada yok, ama bir zaman gelecek, bir veya bir kaçı 4. 5. boyuttan her şeye müdahale edecek. Bir gün bir dünyalı, bir sineğin canına kıyarken başka bir galaksiden biri ‘şşşşşt’ diyecek. Tezim yanlışsa, şayet tanrı halihazırsa, adalet ikincil hayatlarda ise, tehdit olmaya başladığımız an kendine yaklaşanları zaten müdahale edip durdurur, asistan kabul etmez.
Sadece insanların, yada sadece bazı insanların algılayabileceği bir frekans var mıdır; rahatsız etmeyecek, gürültü çıkarmayacak, sadece istenildiğinde algılanabilecek istenirse görüntü olarak algılanabilecek sizden başka kimsenin algılamadığı… Gözümüzün önünde sanal bir ekran olabilir mi ? Şimdilik en azından, ara ara dünyanın her tarafında aynı anda kocaman hoparlörle o frekans kullanılarak, 102 dilde çeviri “God is watching us” çalsa diyorum. Ben zavallı sineği katlederken kimin umurundaydı ki…Hey gidi yalan dünya!

15 Haziran 2006

Perde

Evlerimizdeki perdeler ve işyerlerindeki jaluziler, manuel seçeneği taşımakla birlikte, günışığına duyarlı olarak kendi kendine açılıp kapanacak şekilde tasarlanabilir mi acaba? En azından evimizdeki gölgelikler hava kararınca kapanıp gün ışıyınca açılabilecek şekilde zamanlanabilse, aslında çok kolay olduğunu da düşünüyorum, zaten varsa şayet, bir yaygınlaşsaydı hayırlısıyla… Biz de böylece sabah akşam perde peşinde koşmaktan kurtuluruz.